17 Şubat 2012 Cuma

100 kişisel eşya ile yaşamak

100  EŞYA  İLE  YAŞAMAYA  DAVETLİSİNİZ!


Amerika’nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD’li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına. 
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik ‘Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen ‘dünyanın en çok satın alan halkı’, kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar. 


YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET!
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor. Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar. Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar ‘mutsuz’ olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco’nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış!
Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
SANKİ ALIŞVERİŞ İÇİN YAŞIYORUZ
Bi de tabi, herkes gider Mersin’e, biz… Şu anda ülkede tam bir AVM patlaması yaşanıyor. Buluşmalar, sosyalleşmeler, hafta sonu aile gezmeleri, her tür eğlence hep alışveriş ve merkezleri etrafında dolanıyor. İndirim dükkânlarının kapısındaki kuyruk ve izdihamlar da cabası. Geçen gün haberlerde, yastıkların 1 TL’ye satıldığı bir indirim dükkânında birbirini ezen kalabalığın arasından bir ev kadını, bağırarak kameralara anlatıyor:
"Ben altı tane kapabildim, iki oğlum var, onlar da ikişer tane aldı, keşke 10 tane daha taşıyabilseydik! Muhtemelen dört kişi olan bu ailenin 20 adet yastıkla ne yapacağı ise meçhul! Türkler artık mümkün olduğu kadar çok malı, mümkün olduğu kadar çabuk alıp, evlerine götürmek için yaşıyor! Alışverişe niyeti olmayan bile vitrin bakıp hayal kuruyor. Konsere gidip keman çalmayı, müzeye gidip ressam olmayı hayal eden pek az. Hayat amaçlarımız genelde "Bazı ürünleri edinmek," üzerine kurulu. 70′ li yıllarda bir siyah beyaz televizyon, bir adet buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi ve salonda üzeri tığ işi örtülü sabit hat telefonu olan her aile kendini son derece zengin ve konforlu hissederdi. Sonra işler yavaş yavaş değişti. Artık cep telefonu bu yılın modeli olmayan vatandaşın devlete isyan edesi var. Almaya doyup ‘hayatı sadeleştirme’ aşamasına ne zaman geliriz, o meçhul.
Gülse BİRSEL



AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
—Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
—Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
—Okumadığımız kitaplara sahip olmak, —Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
—Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
—Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
—Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak… 
__Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar 
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. ..
Doç .Dr. Erol ERÇAĞ

23 Mart 2009 Pazartesi

ağustos böceği ile karınca


Ağustos böceği         (Erdal DEMİRKIRAN)

Karınca harıl harıl çalışıp kışa hazırlık yaparken, ağustos böceği her sene olduğu gibi yine, eline geçirdiği sazıyla karıncayı gıcık ediyordu. Kan ter içindeydi karınca. Kendi boyunun beş misli olan çitlenmiş çekirdeği ve keman yayı kadar gerilmiş olan sinirleriyle şatodan bozma yuvasına girdi. Bir bardak su içtikten sonra karısına döndü:


- Hatun bu kalın kafalı hayvan anlamıyor. Yüzlerce yıldır kışın aç kalacağını duymayan kalmadı;ama bu onun umurunda bile değil. Kahrımdan öleceğim. Geçen yıl babası da aynısını yaptı, o kadar uyardık; ama dinlemedi, kayboldu gitti. Onun da adam olmaya hiç niyeti yok? dedi.

Karısı, sinirli kocasını:
- Sinirlenme kocacığım ne de olsa kışın ağzının payını vereceğiz? diyerek yatıştırdı. Bu arada ağustos böceğinin sesi karıncanın yuvasından bile duyuluyordu. Ara yok, boşluk yok, “Cır cır cır…”

- Bıktım yahu! Ben kışı bekleyemeyeceğim hatun. Simdi gidip ağzının payını vereceğim o tembel yaratığın? dedi karınca ve yukarı çıktı. Açtı ağzını yumdu gözünü:

- Bana bak ulan zır zır böceği. Kışın acından gebereceksin. Ya adam gibi çalışırsın ya da senin o ise yaramaz beynini dağıtırım! Ocak ayında kapıma dayanıp yalvardığında hiç gözünün yaşına bakmam, basarım tokadı.

Bunun üzerine ağustos böceği usulca sazını bir kenara bırakıp, karıncaya yöneldi:
- Of ya ,of ya… Yine mi ayni geyik? Ulan oğlum siz ne tuhaf bir milletsiniz? Her sene hayvan gibi çalışıyor, kış gelince de size gelmemizi bekleyip çoluk çocuğu dolduruşa getiriyorsunuz. ‘Yok simdi gelir ağustos böceği,yok eli kulağında, vay kapıyı vurdu vuracak…’ ne zaman geldik ulan kapınıza. Söyle bakalım, bizim akrabalardan size gelen olmuş mu hiç binlerce yıldır?

Karınca şaşkın,
- Bize gelen olmadı; ama dedemin dedesine gelmiş.

Ağustos böceği gergin,
- Hey Allah’ım ya rabbim… Dedesinin dedesine gelmiş. Kim görmüş? Birazcık kafayı çalıştırsana oğlum. Benim adım ne?

Karınca: - Ağustos böceği.

Ağustos böceği: - Ne böceği, ne böceği?

Karınca: - Ağustos.

Ağustos böceği: - Yani ‘Ocak böceği’ değil, ‘Mart böceği’ de değil, Ağustos böceği. Ben kışın burada değilim ki sana geleyim. Seni yemişler koçum. Ayrıca La Fonten de kandırmamış, kandıran Ezop; ama oturup bir araştırmadınız ki bakalım bunun aslı var mı? Boyuna fantezi kuruyorsunuz.

Bir düşünsene, ben 17 sene toprak altında bir larva olarak bekliyorum. Sonra bir ağustos gününde doğuyorum ve yine bir ağustos gününde ölüyorum. Ne diye ‘sana yaranacağım’ diye bir aylık ömrümü mahvedeyim ki? Aslanlar gibi çalarım sazımı, bu arada o çaldığım saz değil, iki de bir ayni şeyi söyleyip durmayın. Manitaya sinyal gönderiyorum ben:).
Ağustos böceği haklıydı bence. Hayvanın topu topu bir aylık ömrü var, ne diye çalışsın? Karınca en az bir kış yaşamak zorunda, herhalde çalışacak. Tembellik kesinlikle yakışıyor ağustos böceğine; ama en az bir kış geçirecek olanların tembellik yapmaları biraz biçimsiz oluyor. Sonuçta eğer bir aylık ömrün varsa hiç çalışma; çal sazını, çek sinyalini…

Ha unutmadan, bir de her duyduğuna inanma ya da her inandığını duy!

19 Ağustos 2008 Salı


Bir bal oğlan katıldı aramıza, geçen senenin sonlarına doğru .. şu yandaki kolunu bana yaslamış topaç şey, babası servet bey kardeşim ve annesi sevgili kızkardeşim gülin hanımdan doğma "erdem bey" ..

Bu bir dayı yeğen hikayesi..

"oğlan dayıya çekermiş" in benim hayatımdaki ilk karelerinden biri..

Tadından yenmez bu oğlanı sizlerle paylaşmak istedim ..

bir de beni ve dövmemi :))

3 Haziran 2008 Salı


Bin Aynalı Tapınak
"Hindistan'da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış "Bin Aynalı Tapınak" adlı görkemli bir tapınak vardı.
Günlerden bir gün, bir köpek dağa tırmandı, tapınağın merdivenlerinden çıkarak Bin Aynalı Tapınak' a girdi.
Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı; kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı; korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi ve bin köpek de tüylerini diktiler; kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı ve o andan başlayarak, bütün dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.
Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın merdivenlerinden çıkıp Bin Aynalı tapınağa girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karsılaştı ve çok sevindi: Kuyruğunu salladı; neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı. Tabii bin köpek de ona kuyruklarını salladılar; neşeyle oradan oraya zıpladılar ve onu oynamaya çağırdılar...Bu seferinde ise köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu."

Hayat bin aynalı bir tapınaktır.. Siz ona nasıl bakarsanız, kendinizi nasıl gösterirseniz o da size bin tane aynını gösterecektir.. 

Güven dolu olun..affeden olun, sevgi dolu güler yüzlü olun... 

Seçim sizin :)  Şimdi nasıl olmak istiyorsanız öyle olun ....